Türkçe
Ev arkadaşımın bir köpeği bile dürtemeyecek alarmının aksine Stuka sirenini andıran melodi, rüyamın son anını savaş sahnesine çeviriyor ve Ju87’ler bombalarını bırakmadan evvel, telaşla alarmımı kapatmaya çalışıyorum. Saate dikkat kesiliyorum: 06:41. Belleğim yerine gelince bu saatte ne için uyandığımı hatırlayıp dolaşım sistemime katılan adrenalini hissediyorum. Bu adrenalini kahvaltı niyetine kullanıp biraz daha uyuyabileceğimi düşünüyorum ancak 500T’de geçecek uzun yolculukta popkek servisi yapılmadığını anımsayıp kalkmaya karar veriyorum. Eşofmanımın paçasının sol bacağımı kangren edecek kadar yukarıya çıktığını görüp düzeltiyorum zira o bacağa bugün, diğer herhangi bir günde olduğundan daha fazla ihtiyacım var.
Ayaklarım soğuk tabana temas ediyor, sanırım ev arkadaşım kombiyi kapatma kararı almış. Kendimi, terliğin tersini çevirmek için amansız bir mücadelede buluyorum ve mağlubiyeti kabul edip eğilerek elimle terliği düzeltiyorum. Odamın kapısını açtığımda evin karakteristik kokusu adrenalinden daha büyük etki yaratıp temporal lobumu zedeledikten sonra kendimi lavaboya atıp yüzümü yıkıyorum. Sakallarımın uzadığını fark edip tıraş makinemin şarjına bakıyorum ve yanıp sönen kırmızı ışığa küfredip zaten ıslak bırakılmış olan havluyla yüzümün her tarafını eşit düzeyde nemlendiriyorum. Mutfağa bir göz atınca boynum bükülüyor ve çareyi bozuk yiyecekler dolabını (buzdolabımız) açmakta buluyorum. Geceden kalma salçalı makarna, gayet taze ve lezzetli görünse de 2–3 saat sonra yapacağım aktivite için uygun olmadığını düşünüp bu ziyafeti akşama bırakmaya karar veriyorum. Bakkaldan ekmek almaya gidecek kadar motivasyonu bulamayıp kendime kızıyorum, biraz daha uyuyabilirdim. Neden hep erken kalkıyorum ki? Gerçi erken gitmezsem pistte tek olamam ve hayal ettiğim gibi bir seans çıkaramam. Düşünmeyi bırakıyorum ve ekipmanlarımı toplayıp kararlılıkla yola koyuluyorum. Üstümü değiştirmedim çünkü bu işi geceden halletmiştim. Yolda hızlı adımlarla yürüyüp, daha açılmadığını bilerek ancak yine de büyük bir umutla semtin pastanesini kesiyorum, kapalı… Sanki Avrupa bura ****** diye söylenerek otobüs durağına yöneliyorum. Sağ elimde tulum çantam sol elimde kaskımla birlikte yaptığım bu yürüyüşün ısınma antrenmanı olabileceğini düşünüyorum. Bu sırada İstanbul’daki en uzun beton yığınlarından birinin köşesini dönüyorum ve 200 metre uzaktaki durağa göz atıp 500T’yi kontrol ediyorum, görünürde bir şey yok, koşmama gerek kalmadı. Sakin sakin yürüyerek durağa varıyorum ve beyaz eşya dükkanına dönen otoyolu seyre dalıyorum. Arada bir geçen kırmızı renkli arçelik buzdolapları gözümü biraz canlandırıyor ve ardından, ufukta bir 500T görülüyor. Optimus Prime edasıyla yanaşan 500T’ye girmek için oluşan 3 kişilik sırada 2.liği taşırken arkamdaki yaşlı teyzeye müsade ediyorum ve asıl yarışıma ulaşmak için kabine adımımı atıyorum. İstanbulKart’ımı okutup kafamı kaldırınca, kalan son boş koltuğa yol verdiğim teyzenin tırmanışını görüyorum. Neyse, spor olur canım, genç adamız sonuçta. Demir tutamaçların cam kenara dik konumlandığı köşede pozisyon alıyorum, çok sevdiğim kaskımla tulum çantamı yere bırakıyorum. Kask yuvarlanıp gitmesin diye kenara ayağımla sıkıştırıyorum. Lakin yuvarlanmaya başlayınca durmak bilmiyor bu meret.
Köprü yoluna giren 500T içinde İstanbul’u seyre koyuluyorum. Seyredilecek bir şey kalmadı pek ama inşaat mühendisliği öğrencisi olduğum için kendimi yeni yapılan gökdelenlerin, 70’lerin İtalyan araçlarını andıran kıvrımlarına bırakıyorum.
Bu şehirde ne çok anı biriktirdim öyle. 1 sene sonra “hometown” ıma dönünce en çok neyi özleyeceğim abaca? (1 sene sonrasından not: başına buyrukluk ve hiçbir şey yapmadan durmanın rahatlatıcı zehri.) . Sahi, onca zaman Otis Abi okuyup, dizisinin tüm bölümlerini tekrar tekrar izleyerek İstanbul’a gelip, bir keşiş hayatı yaşamaya ne ara başladım ben. Ha, hatırladım: Kız arkadaşımdan ayrıldığımdan beri… Tek buna bağlamak adil olmaz tabi; gelecek kaygısı, ülkenin ekonomik durumu ve benim fikirlerimin değişkenliği de bu hayat tarzımın kuvvetli bağlayıcı elemanlarından. Neyse…
500T ismini neyden alıyor acaba? Şehir içi hatlar neye göre isimlendiriliyor? Bu tür soruların aklımdan geçmeye başladığı sırada Kavacık durağına yaklaştığımızı farkediyorum ve pazar sabahı okula gitmek zorunda olan bir bahtsız var mı diye kontrol ediyorum, ancak bir kıpırdanma yakalayamıyorum ve düşünmeye devam ediyorum. 500T’nin T’si Tuzla’dan geliyor olmalı ama neden 500? Toplam 500 durakta duruyor olamaz, 500km’de olamaz, 500 insan olamaz (kaptan aynı düşüncede değil), derken tam arkamda duran insanoğlunun kıpırdanmaya başladığını farkedip heyecanlanıyorum. Kafamı çevirip bakınca o dar yerden çantasını çıkartmaya çalıştığını görüyorum ve hemen çantamla kaskımı elime alıp oyuncu değişikliği için takım arkadaşının saha dışına çıkmasını bekleyen bir futbolcu gibi sabırsızlıkla beklemeye başlıyorum. Şahıs solumdan süzülüp geçerken yanında oturan kişinin cam kenarına geçmesini bekledim ancak böyle bir olay gerçekleşmedi ve hafifçe sağa çekilmiş 2 bacağa değmeyecek şekilde bacağımı uzatıp sağ elime aldığım çantamla kaskımı kıvrak bir hareketle sol elime paslayıp koltuğuma yerleşiyorum. Bu lanet koltuk bana, şu ana kadarki günahlarımın cezasını çektirmek ister gibi davranıyor. Ayağım için bile yeterli olmayan yere tulum çantamı sıkıştırdım ve kaskımı kucağıma alıp beyaz eşya dükkanındaki gezintime kaldığım yerden devam ettim, bu yalılarda kimler kalıyor ***. Akıl sağlığımın bozulmasını önleyip kendimi Livaneli’nin romanına bırakıyorum. Acaba Maximilian Wagner bir ajan mı?
Beklediğim İçmeler durağına geldik. Maximilian Wagner’sa hasta yatağında yatıyor. Kaskımı ve tulum çantamı gururla kaldırıp asil bir at edasıyla otobüsten iniyorum. Şimdiden trafik yoğunlaşmış, dolmuşlar melodik kornalarını dinletiyor… Genç ciğerlerimi karbon monoksite doyurduktan sonra merdivenleri tırmanıp, beni lunaparkıma götürecek diğer bir otobüsün durağına yürümeye koyuldum. Yaya geçidinde beklemeye koyuldum! Ayağımı ileri atmamla korna sesi duymam bir oluyor. Serengeti’den göçlerine yeni başlayan bu beyaz eşyaların sonunun gelmesini beklerken otobüsümün yaklaştığını görüp antilop kıvraklığıyla yaya geçidini atlatıyorum. Aheste aheste ilerleyen dolmuşta benim hayat ritmim de biraz yavaşlıyor ve eşyalarımı sakince yere bırakıp muhiti seyre koyuluyorum.
Çok geçmeden durağıma geliyorum ve uzun bir alt geçitten inip piste varıyorum. Mekanikerlere selam verip üstümü değiştireceğim garaja hızlı adımlarla yürüyorum. Garaja girdiğimde, binicisini en küçük hatayla üstünden savuracak boğalara benzeyen go-kart araçlarına alıcı gözüyle bakıp üstümü değiştiriyorum. Bunca yol bunca zahmet bunlar için mi diye düşünmeye fırsat kalmadan kendimi aracı garajdan iterken buluyorum ve araca binip cebime sıkıştırdığım eldivenleri de giyerek aracı çalıştırıyorum.
Marşı alması uzun sürmüyor ve o 2 zamanlı Rotax motorun zırıltısıyla adrenalini tekrar damarlarımda hissediyorum. Sağ ayağıma tekabul eden pedalı ittirerek gözlerime hücum eden hava dalgasını hissediyorum. Vizörümü kapatıyoru. Vizör kapandığında sıklaşan nefes alışımın hissi heroic bir hava yaratıyor. Pit çıkışına yaklaşırken sağımı kesiyorum, pist bomboş, bir saatlik sürüşü çıkartacak yakıt ve adrenalin mevcut. İşte onca dert bunun için…
Yine de sakin olmalıyım, zira bu boğa beni üstünden atmaya baya hevesli. Soğuk fren ve lastikler yüzünden ilk virajda bile arka aksı kilitliyorum ve böbreküstü bezlerimin adrenalinin vanasını açtığını fark edip lastik ısıtma moduna giriyorum. Sağ, sol, sağ, sol, midemdeki hiçlik garip bir his yaratsa da sağ-sol hareketlerine şiddetli gaz ve fren hamlelerini ekliyorum. İlk turun son virajına yaklaşırken aracı güzelce konumlandırıp ana düzlüğe taşıyabildiğim kadar hız taşıyorum. Düzlükteyken fren noktalarımı hatırlamaya çalışıyorum, bunu 500T’de yapmam lazımdı ahh. Neyse, lastikler hala soğuk fazla zorlamaya gerek yok, erken fren ve dengeli gazla bu turu geçirip diğer tura hazırlanayim. Finish çizgisini geçiyorum, ayağımı frene götürsemde basmaya tereddüt ediyorum ve direksiyona usulca bir girdide bulunuyorum, beklemediğim bir şekilde dönüyor. Çift apeksli ilk virajın ortasında gaza oturuyorum ve şasinin esneyerek lastiklere maksimum tutuş alanını yarattığını hissediyorum. Bide ikinci apeksteki çukur olmasa… Şiddetli bir sarsıntıdan sonra aracı sola doğru açıp diğer viraj için konumlanıyorum. Frene asılıp aracın kafasını apekse yönlendiriyorum, boynum 2G lik yanal ivmeyle virajın dışına doğru savruluyor ve görüşümü netleştirmek için boynumu sağa iyice döndürüyorum. Apeksi yakalıyorum ve ardından dengeli gazla diğer sağ-sol kombinesi için aracı döndürmeye devam ediyorum. Sabırsız sağ ayağım yüzünden ancak 2 kontrayla atlatabiliyorum bu virajları ve çıkışta arka sağ lastiğimle çimlerin bir kısmını kesiyorum. Bu sırada devir saati 6000 D/dak dan 8000 D/dak ya boynumu 10 metre geride bırakarak çıkıyor. Hafif frenle aracın burnunu bastırıp boynumu yakalayarak sola dönüyorum ve apeksi en az 2008 krizinin bizi geçtiği şekilde teğet geçiyorum ve açılmadan solda kalacak şekilde gazı kademeli olarak arttırıyorum. Önümdeki hair-pin için bir fren daha ve trail-braking ile apekse kadar freni devam ettirip apeksten sonra gazı açıyorum. Sol virajı kerbü alarak, mümkün olduğunca kesip öndeki sağ için gaz kesip burnunu döndürmeye çalışıyorum. Ufak bir önden kaymayla apeksi yarım metre ıskalıyorum gazı biraz daha geç açarak diğer hair-pin e ışınlanıyorum. Geç apeks için aracı hazırlarken arka aksı kilitliyorum ve baya geç bir apeks yapmak zorunda kalıyorum, sorun değil, ilk turun günahı olmaz. Sert bir hamleyle aracın 180 derecelik dönüşünün 100–110’unu tamamlıyorum ve geri kalan dönüşü gaz eşliğinde tamamlıyorum. Önümdeki kısa düzlük biraz dinlendirse de 2.2G lik bir sol viraj ve sonrasındaki pistin son virajı beni kaygılandırıyor. Korkanın çocuğu olmaz, frenle burnu bastırıp ön lastiklerin tutunmasını arttırıyorum ve direksiyonu fren pedalıyla koordineli olarak (freni kademeli olarak azaltıp direksiyon açısını arttırıyorum.) döndürüyorum. Şuursuzca kerb’ün üzerine çıkıyorum, araç biraz sekiyor ama sorun değil. Son viraj için solda konumlandırdığım aracı bu sefer sol kroşeyle son viraja yönlendiriyorum ve sonrası: 12000 D/dak’ya kadar süren bir senfoni.
İşte bu her şeye değer.
Bora GÜZEL